|
 |
HAYATA GÜLÜMSE
Sumru ALICI
sumrualici@hotmail.com
Teknoloji
Bir alışveriş merkezinin kafeteryasında oturdum bir bardak duble çayımla.
Bekleyenler kervanındayım ve yalnız. Aslında yalnızlık çok zor bir şey
kalabalıkların içinde tek olmak. Ama ben bu yalnızlığı hiç sevmedim ve hiç
bana göre bir şey değil.
Etrafıma garip yığınlar giden, gelen, insanlar koşturan oturan bekleyen,
bekleyene gelen. Teknoloji; yürüyen merdivenleri, cep telefonları, daha
nesi ve nesi saymakla bitmez ki hiç biri.
Kafedeki masadayım karşı masada 20’sinde bir genç elinde cep telefonu
birini bekliyor belli. Gözleri kapıya siperli bakışları umuda gebe. İşte
teknoloji cep telefonu haber veriyor “geldim” diyor genç gülen gözlerle
kapıya bakıyor.
Bir baba, anne ve çocukları alışverişi bitirmiş çocuk ağlıyor yaşı daha
dört. Anne baba telaş içinde gözleri alışveriş sepetinde eksik var mı der
gibi. Babanın bakışlarında gizli bir gurur. Şu an neler düşünüyor acaba bu
sepette neler olsun isterdi kim bilir ama devir hesap devri. Evdeki hesap
cepteki hesaba denk düşmüyor belli. Anne çocuğu duymuyor sanki. “Hadi bu
ay atlattık gelecek aya Allah Kerim”
Aman Allah’ım oda nesi yan masaya oturan adam pek sinirli. Elinde
teknoloji kızıyor birilerine. Öfke yerleşmiş mimiklerine “hakkım haram
olsun sana emi” belli ki kızmış birilerine. Peki, biz neden kızarız acaba;
bizim dediğimizi yapmadı diye gönlümüzü tatmin etmedi diye. Bizim
hislerimizle hissetmiyor paylaşımları bizimle eşit değil diye. Yoksa neler
düşünüyordum sen ve ben adına ya da biz adına; bu ana-baba da olur, eş,
kardeş, arkadaş da olabilir.
Anlatılamaz ki bazen bazı şeyler serde gizli kalması gerek. Doğrunun her
yerde söylenmesi doğru değilse; yanlışsız insan olmak gerekli. Adam hala
bağırıyor…
Kızgın adamın yan tarafında ise önünde çayı elinde teknoloji ve her
halinden belli ki karşısındaki sevdiği gülüyor yüzü yan masadaki adama
inat gülüyor sanki. Bakışlarım takılıyor delikanlıya ne kadar güzel gülen
bir yüze sahip. Bende mutlu oluyorum onun adına. Umut dolu bakışlarında
mutluluk hakim mimiklerinde. İnsanın yüreğine ılık ılık bir şeyler akıyor
sanki. Bende gülümsüyorum şimdi ve dua ediyorum onlar adına.
Yine bir ağlayan çocuk yine aynı çehre. Bu kez anne ikna turlarında
evladım çocuğum diyor ama çocuk laf anlamıyor. Baba dünyadan bihaber “çok
tuttu çok” sancısında duymuyor çocuğun ağlamasını.
Karşı masaya iki yaşlı oturdu şimdi 60-70’lerinde. Belli arkadaşlıkları
çok eskiye dayanıyor yanımdan geçerken biri diğerine “mirim” diyor.
Şakaklarına düşen akları yüzlerine oturan çizgileriyle bir tarih ve
yaşanmışlık abidesi sanki ikisi de.
Bir anne ve bir kız. Kız da teknolojiyi masanın altında tutuyor annesine
çaktırmadan telefona bakıyor. Gizlice gülümsüyor.
Teknolojinin son tezahürü bu görüntüler; anne ve kız hiç konuşmuyor, şimdi
annede çıkarttı telefonunu ikisi de daldı menüye ve yoklar sanki
birbirlerinin karşısında…
Teknoloji iyide yeterinde zamanında ve yeterince kullanmasını bilirsek
iyi.
Devir gelişti insanlar gelişti teknoloji insana has olan değerleri bir bir
kaybettirdi.
Cep telefonu çıktı mektup tarih oldu, sms çıktı görüşmeler kayboldu
duygusuz ve his yoksunu yazışmalar hâkim oldu hayatımıza. Teknoloji hem
iyi hem kötü. Nasıl kullanırsanız kullanın teknolojinin esiri olmadan
çıkarlarınıza göre kullanın.
EYVALLAH…
* * *
GÖNÜLDEN KALEME
Halide ÇETİN
siret42@mynet.com
Sahip olmak
veya şahsiyet olmak…
Kimse tedavülden kaldıramadı cep şişkinliğinin geçerliliğini.
Cebimiz şiştikçe adamdan sayılıyoruz.
Adamdan sayıldıkça çevremiz genişliyor, alkışlanıyoruz..
Ve alkışlandıkça hırs, hınç ve "daha"nın peşinde savrula savrula sermaye-i
ömrü ellerimizin arasından kaçırıyoruz... Azgın bir asudelikle... Yavaş
yavaş....Anlamadan..
* * *
Cep şişkinliği. Yani para.. Zaman zaman bir nevi ihtiras...
Her ihtiras sahibi de biraz terörist... "Daha" nın peşinden saf saf koşan
bir militan..
* * *
Para zaman zaman büyük bir tahrip..
Bakmayın evlerimizi, iş yerlerimizi, üzerimizi, saçımızı, başımızı,
gözümüzü, kaşımızı rengarenk doldurmasına… Aslında soyuyor bizi manevi
libaslardan açıkça..Ve tahrip ediyor iç dünyamızı arsızca...
Bunların gerçekliğini anlayarak ve idrak ederek bilirken ve dahi söylerken
peki neden seviyoruz hala parayı… Neden onsuz yapamıyoruz...
Bütün bütün çıkartamayız elbette hayattan...
Peki ama neden bir yön veremiyoruz kendisine ve kendimize... Peki neden
sövüyoruz arkasından da gülüyoruz yüzüne sinsice.
* * *
Allah (c.c) insanların fıtratına "sahip olmak" gibi bir hissi
yerleştirmiş.. İnsan Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin bir numunesi, bir ayinesi
değil mi?
Malik-ül Mülk'ün mülkünden kullanmak, onlardan tasarruf ve kar sağlamak ve
sahip olmak izni verilmiş elimize.
Sahip olmak... Hissetmek...
Ellerimizde hissetmek sahiplik duygusunu...
Bu hissetme isteği, sahip olmak arzusu insandan insana değişiyor... Her
bir bireye bu duygu ayrı ayrı, sınırlı veya sınırsız muhakkak yansıyor.
Bir insan mutluluğu maneviyatta elde ettikleriyle hissetmiyorsa, bunlarla
yetinmiyor ve doymuyorsa, tatminsizlik ön plana çıkıveriyor... Fıtratının
gereği olarak… Ve canavarlar gibi dış aleme saldırı oluşuyor. Doymak
bilmeyen sahipliğini artırarak mutluluğu yakalamaya çalışıyor… Ve hiç bir
zaman "yeter!" demeyen nefsinin peşinde "daha" ya doğru ilerliyor...İstese
de duramıyor...
İstese de doyamıyor... Ve o gemleyemediği maddi hırs sönmek bilmeyen
ateşlerin kıvılcımı oluveriyor.
"Maddi hayata tapanlar deniz suyu içenlere benzerler. İçtikçe susuzlukları
artar…" sözüyle Muhyiddin'i Arabi (k.s) Hz.leri veciz bir şekilde ifade
ediyor işin hülasasını...
* * *
Sahip olmak isteyen insan onu iç dünyasında bulduğunda dış dünyasını ve
dış dünyadaki sahipliklerini ona göre intizama sokabiliyor... İçtimai
hayatta bir nevi yönünü ve yerini belirliyor. Şahsiyet libasına bürünüyor
adeta... İç dünyasıyla manevi irtibatı dış dünyasını çelik zırh gibi
kuşatıyor... Munis bir dost oluyor herşey ve artık tüm dünyasını
sarıyor...
İç dünyasından ürkenler ise kendisi başta olarak çevresini de ona göre
şekillendirip şahsiyet olma ruhuyla değil sahip olma hırsıyla
etkileniyor... ve etkiliyor..
* * *
Eskiden olduğu gibi para ve şahsiyeti bir arada bulundurmak inanan yaşayan
insanlar için zorlardan daha zor… Daha önceleri asaletin ve şahsiyetin
tamamlayıcı unsuru olan para şimdilerde servet hamalı insanların
sırtında... Ve kendisini tamamlayacak bir insanın başına geçip, dizginine
sarılıp kendisine yol vermesini bekliyor...
Parayı yönetmek ve yönünü belirlemek geçici nimetlerin hevasına kapılan,
kifayetsiz muhterislerle tamamlanamayacak bir unsur...
Ne diyelim...
Allah parayı, şahsiyet libasını giyen, iç dünyasıyla munis, asil insanlara
daha çok versin... Tamamlayıcı bir unsur olarak...
MUHABBETLE HUZURDA KALIN…
* * *
ÖZGÜRCE
H. Kübra TONCA ÖLMEZ
hatice.tul@mynet.com
Zorlukları
sevmiyorsanız; bu yazıyı okumayın
Mekkeli zenginlerin kölesi iken, insanların yanında deve kadar değeri
olmayan kapkara, kupkuru, simsiyah Bilal’i Habeşi (hz) Yaradana kul
olunca; kula kul olmaktan kurtulunca, cansız bedeniyle kayaların altında
“EHAD, EHAD” diyince, yerlerin ve göklerin Rabbine kul olunca, ufku
genişler ve kendisini dünya insanının gönüllerini fethedecek kadar güçlü
görmeye başlar. Sevmeye başlar her şeyi…Yaradandan ötürü…
Anılarından bahsederken şöyle ifade eder Bilal’i Habeşi(hz) “Üzerimizde
kırbaç var; bir köle yalnızca deridir. Bir köle asla bilmez, yalnızca
önceden sezer. Sahibinizin sesine benzer hiçbir şey yoktur. Sizi
çağırdığında sesinden kaçamazsınız. Eğer iki yerde, gözü önünde veya
sesinin erişebildiği mesafede değilseniz, kaçmışınızdır.O sizi satın
almıştır ve fiyatınız hayatınızın geri kalanıdır.”
O bilir ki; insan var, insan var…
Bir efendisi Ümeyye’ye bakar, bir de sultanlar Sultanına…
Ve fark eder O’nun zor bir yolda yürümekte olduğunu…
Sever O’nun davasını….
Çünkü; O’nun davasında kölelik, kula kulluk, enaniyet, kibirlilik, asilik
yoktur.
Her şeye rağmen zorlukları aşmak vardır.
“Yeryüzünde iz bırakanlar, çok bilenler değil, bildiklerini
yaşayanlardır.”
O ve O’nun yıldızları ZORLUKLARI, ZORLUKLARLA AŞTILAR…
“Zor bir yolda yürümek mecburiyetinde olan insanlar yürümeye başlamadan
önce gönüllerinde ve zihinlerinde yürümek ve yol almak zorundadırlar.
Evvela “ben bu yolu nasıl aşarım?” korkusundan kurtularak yola
çıktıklarında görürler ki yol zor olsa da aşılmış, yürünmüş ve
gidilmiştir. İşte o zaman insanların yüreklerinde aslında yolun
zannedildiği kadar zahmetli olmadığına ve bütün sıkıntılı yolların
aşılabileceğine dair bir iman doğar…”(Prof. Dr. Necmettin Erbakan)
Kendisinden başka İlah ve Rab olmayan Allah(cc) emanında olun… vesselam.
* * *
ASR-I SAADET’TEN DAMLALAR
Emetullah YARALIOĞLU
e-yaralioglu@hotmail.com
Esedullah:
Allah’ın aslanı -2-
Beyt-i şerifte; Kabe-i Muazzama dahilinde dünyaya gözlerini açan bir başka
şerefli yavru mevcut değildir İslam tarihi sahnelerinde…
Kabe’de doğan bir çocuk,
Kainat ağacında bir nadide tomurcuk… Aliyyül Mürteza, Haydar-ı Kerrar,
Esedullah; Allah’ın Aslanı…
İlim yolunun ışığıydı, hikmet dolu hakikat dolu bir yolun yolcusuydu
kendisi… Ne mutlu ki bizlere adını anmaya layık olmayan dillerimizle, ehl-i
beytten Rasulullah’ın biricik gülü, müminlerin annesi, cennet
sultanlarının en şereflisi Hz. Fatıma’nın eşi, efendimiz(a.s.m)’ın dizinin
dibinden ayırmadığı varlıklarıyla gönlünün surura gark olduğu torunları
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in babası olan bu şerefli zatı sizlere anlatma
imkanı bulduk.
O ki; sahibi Allah, mürebbisi habibullah olan, kainatın en şerefli, en
mahbub, en ahlaklı, en matlub insanıyla iki cihan serveri Hz. Muhammed
Mustafa (s.a.v) ile aynı çatı altında ve onun şefkat kanatları altında,
cahiliye denilen bir dönemin cehaletlerinden uzakta gözde ve özde bir
yaşamın ibtidailikleriyle ilahi bir destana mühür vuranların ilklerinden
olmuştur.
Bilindiği üzere Hz. Peygamber(s.a.v)’in amcalarından biri olan Ebu
Talip’in oğluydu kendisi ve Rasulullah(s.a.v) hayatının en önemli
devrelerini; çocukluk ve gençlik yıllarını Ebu Talip’in himayesinde
geçirmiş, Hz. Hatice ile evliliğinden sonra bile üzerinde amcasının engin
şefkatini ve himayesini hissetmenin mutluluğunu duymuştu. Bir dönem sonra
amcasının yokluk içinde evlatlarını geçindirme savaşı verdiğini üzülerek
mülahaza eden kainatın en şefkatli en merhametli insanı bu duruma çare
bulma arayışlarına girmiş ve bir diğer amcası olan Hz. Abbas’a bu konuda
bir fikir beyanında bulunmuştu. Bu fikre göre Ebu Talip’in oğullarından
Cefer-i Tayyar’ı Hz. Abbas, Aliyyül Mürteza’yı da efendimiz (s.a.v) alıp,
himaye edecek ve böylece Ebu Talip’in yükünü biraz hafifletmiş
olacaklardı. Nihayet fikir gerçeğe dönüştü.
Tarihçiler Hane-i saadete dahil olduğunda Hz. Ali’nin beş yaşında olduğu
görüşünde ittifak ederler. Nübüvvet emri tecelli olmadan beş yıl öncesine
tekabül eder bu hadise. Hasıl-ı vel kelam henüz beş yaşında iken sonsuz
nuru kucaklayan bir nadide kamettir bahsini ettiğimiz…
Bir sonraki yazımızda bu bahtiyar zatın, Aliyyül mürteza’nın Müslüman
oluşuna temas etmek üzere siz değerli okuyucularımızı o “En Güzel” e
emanet ediyoruz; Fi Emanillah...